Milli voleybolcu Emre Batur'un köyden şehre uzanan başarı öyküsü

Şöyle tertemiz havasını içine çekeceğiniz, yemyeşil doğasıyla huzur bulacağınız, etraftaki kuş cıvıltılarıyla enerjinize enerji katacak bir ortama gitmeye ne dersiniz? Yeşillik, doğa, temiz hava ve huzuru bir arada barındıran, tıpkı köy hayatı gibi ‘doğal’ bir röportaj gerçekleştirdik Halkbank Erkek Voleybol Takımı’nın milli yıldızı Emre Batur’la… Onun hayatı tam da ‘köyden indim şehre’ dedirten cinsten… Biz demiyoruz, kendisi böyle tanımlıyor çok sevdiği köyünden şehre uzanan öyküsünü anlatırken…

Gelin hep birlikte şahit olalım milli yıldızımızın uzun yıllar yaşadığı köy hayatından başarılarla dolu geçen spor hayatına…  

Yıllar öncesine güzel bir yolculuk yapalım diyorum. Önce köyünüze gitsek, bize oraları anlatsanız…

15 yaşına kadar Tokat 'Arzupınar Köyü’nde büyüdüm. O zamana kadar herhangi bir sporla ilgilenmiyordum. Sadece köyler arası futbol oynuyorduk. Köyde günlerim çok güzel geçiyordu. Çiftliğimizde hayvanlarımız vardı. Genelde okuldan sonra onlara bakıyordum. Hayvanların yemlerini veriyordum. İşimi hallettikten sonra da hemen futbola koşuyordum. Futbolu çok severdim. Hatta futbol yüzünden, eve geç gidiyorum diye bizimkiler kızardı hep…

Madem bu denli seviyordunuz, neden futbolu tercih etmediniz?

Ailem, okul futbol takımında yer almamı istemiyordu. Bu konuda çok katılardı.

Karşı çıkmalarının sebebi neydi peki?

Spor yapmama karşı değillerdi ama eve geç gitmemi istemiyorlardı. Çünkü, okulumuz, köyden 12 kilometre uzaklıktaydı. O yüzden geç kalırsam başıma bir şey geleceğinden korkuyorlardı. Biz de arkadaşlarla sadece köyde oynardık.

“VOLEYBOLA ŞANS ESERİ BAŞLADIM”

Futbol aşkınız devam ederken voleybol maceranız nasıl başladı peki?

Lise yıllarımda boyum 1.88’di. Çevremdeki kişiler boyumu değerlendirmem gerektiğini söylüyordu. Köyde genel olarak futbol ve basketbol biliniyordu. Voleybol bilinmiyordu bile. Basketbola yazılmayı düşündüm. Ancak araştırınca kayıt olunacak herhangi bir basketbol takımı olmadığını gördük. O dönem Fenerbahçe’yi aramıştık fakat yaşımdan dolayı geciktiğimi söylemişlerdi. Daha sonra bir akrabamızın Tokat Belediye Plevne’de voleybol hakemi olduğu aklımıza geldi. Görüştük ve orada voleybola başladım. Yani voleybola şans eseri başladım diyebilirim…

Voleybola karşı bir sevginiz var mıydı peki?

Hiç yoktu.

Zamanla sevmeye başladınız yani…

Kesinlikle, öyle oldu. O zamana kadar voleybolla pek haşır neşir olmamıştım. Okulda bazen öylesine oynuyorduk. 2003 yılında Tokat Belediye Pleyne’ye yazıldım. Orada yaklaşık 1,5 yıl alt yapıda oynadım. 2005 yılında ise Fenerbahçe’nin seçmelerine katıldım ve transferim gerçekleşti. O dönem ilginç de bir durum yaşanmıştı. Eğer, Tokat’ta herhangi bir resmi maça çıksaydım Fenerbahçe’ye transferim gerçekleşmeyecekti. Resmi maça çıkmadığım için Fenerbahçe’ye gidebildim.

Nasibinizde varmış demek ki…

Kesinlikle. Zaten şans diye bir şey yok, Allah neyi nasip ederse o vardır. 2005 yılında Fenerbahçe alt yapısına gittim ve benim için yeni bir serüven başlamış oldu. Bu duruma ‘köyden indim şehre’ de diyebiliriz. 17 yaşındaydım ve benim için artık yeni bir hayat başlamıştı. Tokat’ta şehirde 1,5 yıl kalmıştım ama sonuçta İstanbul çok büyük bir şehirdi ve benim için çok zordu.

Bir anda alışık olmadığınız, değişik bir ortamda buldunuz kendinizi…

Evet. Yeni bir takım, yeni insanlar… Sonuçta alt yapıdasınız, yükselecek misiniz onu da bilmiyorsunuz… Hiç unutmuyorum, sürekli Ahmet Kaya’nın ‘Kum gibi’ şarkısını dinliyordum. Hep spor yapıyordum. Sabahları 5’te kalkıp okula gitmeden önce koşardım, fitness yapardım.

“FENERBAHÇE, BENİM DÖNÜM NOKTAMDIR”

Kendinizi spora adadanız o zaman…

Evet, Dereağzı Tesisleri’nden hiç çıkmıyordum. Çok seviyordum antrenman yapmayı. Okul çıkışı 1 antrenman yapmak yetmiyordu. Sporla ilgilenmem konusunda sağ olsun, hocalarım da bana çok yardımcı oluyordu. Daha sonra günde 4 antrenmana katılmaya başladım. Her gün 7-8 saat antrenman yapıyordum. Pazar gününü bile boş geçirmiyordum, ilerde “Keşke” dememek için… Yani her günü, her saati değerlendirmeye çalışırdım.

Sonuçta köy hayatından İstanbul gibi bir şehre gidiyorsunuz… İstanbul’un o büyülü dünyasına da kapılabilirdiniz… Belki de, o yaşta sorumluluk sahibi oluşunuz, sizi bu kadar başarılı biri yaptı…

Bence sorumluluk sahibi olmadan ve çalışmadan hiçbir şey olmuyor. Bir şeye çok saygı duymanız ve ardından da çok çalışmanız gerekiyor. Annem hep,  “Oğlum sen çalış çabala, adalet yerini bir gün bulur” derdi. Yıllar önce, 250 TL maaş alıyordum,100-150 TL’sini aileme gönderiyordum. Köyde zor zamanlar da geçirdik tabii… Ama çok şükür ailem, hiçbir zaman bizi mağdur etmedi. Bizi, her şekilde memnun ettiler. Onlara sonsuz teşekkür ediyorum. Zaten başarımı da aileme borçluyum. Her zaman, her yerde bana destek oldular. Allah, hiçbir zaman onların acısını göstermesin.

Babam nakliyeciydi. Hiç unutmuyorum, bir gün şehir dışından yükten gelmişti. Direksiyonun önünde de kırmızı biber vardı. “Baba bu ne?” dediğimde “Oğlum uykum gelmesin diye dudaklarıma sürüyorum. Yükü yetiştirmem gerekiyor” demişti. Böyle bir ailenin evladı olmaktan dolayı gerçekten onur duyuyorum. O günleri hatırladıkça kendi mutluluğumdan ziyade onların mutluluğu beni daha çok mutlu ediyor.

Geldiğiniz yeri unutmamanız da çok önemli bir durum…

Zaten önemli olan da o bence. Sonuçta bu hayat öyle ya da böyle, bir şekilde bitecek. Hiçbir şeyin sonu yok. Ne eğlenmenin, ne gezmenin… Her şeyi seviyeli ve tadında bırakmak bence en güzeli diye düşünüyorum.

Köy hayatını özlüyor musunuz peki?

Tabii ki özlüyorum. Boş günlerimde hep köye giderdim. Köyde tarlaları sürer, orak yapar, aileme yardım ederdim. Köyden dışarı çıkmazdım, arkadaşlarımla bile görüşmezdim. Onlara geldiğimi haber bile vermezdim. Orada öyle güzel bir vakit geçiyor ki anlatamam size… Köyde vakit nasıl geçiyor anlamıyorsunuz. Yeşillik, doğa, temiz hava… Orada her şey doğal.

Bir gün tekrar oralarda yaşamak ister misiniz?

Şu an için bilemem ama kısmet tabii ki. Ben ilerisi için plan yapmayı çok sevmiyorum. O an geldiğinde düşünmek, daha mantıklı diye düşünüyorum. Bazen yaptığımız planlar o zamana uymayabiliyor.

Anneniz de sizin en büyük antrenörünüzmüş…

Evet. Annem, hem antrenörüm hem de menajerim. Annem ile çok iyi anlaşırız, arkadaş gibiyizdir.

Çok şükür, İstanbul’a gittiğim dönem hep başarılarla geçti. Sonuçta bu yerlere gelmemin sebebi de Fenerbahçe. Fenerbahçe camiasına da sonsuz teşekkür ediyorum. Allah razı olsun hepsinden. Fenerbahçe, benim dönüm noktamdır.

“BU GÜNLERİ RÜYAMDA BİLE GÖRSEM İNANMAZDIM”

İstanbul’a gidişiniz hayatınızın kırılma anı olmuş o halde…

Kesinlikle öyle diyebilirim. Benim zaten voleybol öncesi ve voleybol sonrası diye iki hayatım var. Köyde hayvanları otlatırken bu günleri düşünsem hayatta inanmazdım. Ya da rüyamda bile görsem inanmazdım. Düşünün, aileniz futbol okul takımına girmenize bile izin vermiyor…

Kariyerinize baktığımızda Tokat Belediye Plevne, Fenerbahçe ve Halkbank’ı görüyoruz. Aslında bu durum, istikrarlı oluşunuzu da gösteriyor… Bunu neye bağlıyorsunuz?

Allah’ın sevdiği kulu olduğumu düşünüyorum. Ayağım da uğurludur aslında. Annem el işi yapardı, işinin çabuk bitmesi için ayağım uğurlu diye beni yanına çağırırdı hemen.

Maşallah diyelim o zaman…

Ankara’ya transfer olduğumda kulüp başkanımız Selahattin Bey’e de, “Benim ayağım uğurludur. İnşallah başarılı olacağız” dedim. Geldiğim sene, CEV Kupası ve Türkiye Kupası’nı aldık. Bir de lig 2’ncisi olduk. Ertesi sene ise lig şampiyonluğu, Şampiyonlar Ligi ikincisi, Türkiye Kupası ve Süper Kupa’yı aldık. Aynı zamanda Final-Four’un en iyi servisçisi de seçilmiştim.

Bu nasıl bir uğurdur?

Çok şükür diyelim. Çok güzel ve başarılı geçti her şey. Geçmişte elde edilen başarıların tabii ki önemi var ama benim için geçmiş geçmişte kalır. Gelecekte kazanılmamış başarılar ve şampiyonluklar benim için daha önemlidir.

Milli formayı terlettiğiniz yılları da dinlesek sizden…

Fenerbahçe’ye geldiğim sene 9 ay sonra milli takım kampı vardı. Kendimi ona odaklamıştım. “Ne yapıp edip milli takım kampına gideceğim” demiştim. Sürekli antrenman yapıyordum. Bir ara kafayı yiyecek durumdaydım. Ama sonrasında yıldız milliye seçildim. O sene de Türkiye’de bir ilki başararak Balkan Şampiyonu olmuştuk. Sonra ise A Milli Takıma kadar yükseldim. İnşallah bundan sonra da kariyerim en iyi şekilde sakatsız olarak geçer.

“SABREDEN ZAFERE ULAŞIR”

Geçen sene büyük bir sakatlık yaşamıştınız…

Evet. Omzumdan operasyon geçirdim. Benim için çok zordu gerçekten, Allah kimsenin başına vermesin. Yaklaşık 6 ay oynayamamıştım. Play-off’ta oynayabilmiştim ve şampiyon olmuştuk. Bu sene çok şükür iyiyim, bir sakatlığım yok. Yeni doğmuş gibiyim, kendimi çok iyi hissediyorum. Çok şükür daha iyi olacağına da inanıyorum. Her zaman pozitif düşünmek lazım. Karşılaştığımız olumsuz durumların üstesinden gelmemiz gerekiyor. En önemlisi de sabırlı olmak lazım. ‘Sabreden zafere ulaşır’ diye bir söz var. Sporda sabır da çok önemli.

Daha önce uzun süre sakat kalmış mıydınız?

Yok, kalmamıştım.

Peki bu 6 aylık sakatlık süreci psikolojik olarak nasıl etkiledi sizi?

Egzersizler, tedaviler devam etti ama tabii psikolojik olarak çok zordu. Ağrı da vardı bir yandan. Ameliyattan sonra ilk 3 hafta uyuyamadığımı biliyorum. Sıfırdan başlıyorsunuz aslında. Çok zor bir durum. Omzunuz yeni doğmuş bir bebek gibi oluyor. Hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Bu sürede ailem de çok yardımcı oldu bana. Zaten beslenmeme ve dinlenmeme de çok dikkat eden birisiyim. Alkol ve sigara kullanmıyorum. Kola bile içmiyorum.

Doğal besleniyormuşsunuz…

Evet, doğal besleniyorum. Yumurtalar, peynirler zaten köyden geliyor…  

Takım olarak birçok başarı elde etmenizin yanında bireysel olarak da önemli başarılara imza atıyorsunuz…

Bireysel ödüllerin de her zaman ayrı bir yeri vardır bende. Ancak bu ödüller de her zaman arkadaşlarımızın yardımıyla olmuştur. Çünkü, onlar olmazsa sizin bireysel ödülünüzün bir anlamı yok. Şampiyonlar Ligi’nde Türkiye’de bir ilki başardık, en iyi servisçi seçildim. O çok gurur vericiydi. En iyi blokör seçildim. Bunlar tabii ilerde eşimize, çocuğumuza anlatacağımız en güzel anılar bizim için. Aslında benim mizacımda 2 veya 3’üncülük yok. Hedefim her zaman şampiyonluktur. Ha 2’nci olmuşsunuz ha sonuncu olmuşsunuz, hiçbir önemi yok.  İkinciler hatırlanmaz, her zaman şampiyonlar hatırlanır. Ben öyle bakıyorum. Halkbank’ta iki yıl üst üste şampiyon olduk zaten. İnşallah bu yıl da şampiyon oluruz. Şampiyonlar Ligi’nde de gidebildiğimiz en uç noktaya kadar gitmek istiyoruz.

“STATTA ELİMİZDE KUPAYLA 55 BİN KİŞİNİN ÖNÜNDE KOŞTUĞUMUZ ANLARI HİÇBİR ŞEYE DEĞİŞMEM”

Aslında her yıl birbirinden özel anlarınız olmuştur. En özeli hangisiydi peki? Tekrar yaşamak isteyeceğiniz bir dönem var mı?

Her dönemi en güzel şekilde yaşadığımı düşünüyorum. Hepsinin ayrı güzelliği oldu. Fenerbahçe’de şampiyon olduğumuzda 55 bin kişinin önünde kupayla statta koşuyorduk. O anları hiçbir şeye değişmezsiniz. Sonuçta Fenerbahçe’de de Halkbank’ta da ayrı güzel yıllar yaşadım. İnşallah bu şekilde de devam eder. Allah herkesin gönlüne göre versin.

Voleybol oynamayı bıraktıktan sonra neler yapmak istiyorsunuz peki?

Aslında voleybol camiasında uzun vadeli kalmak istiyorum. Çocuklara örnek olmak en büyük hayalim. Onlara voleybolu öğretmek istiyorum. Kısmet olursa da inşallah ilerde spor okulu açmak istiyorum.

Peki örnek olmak istediğiniz o arkadaşlara neler tavsiye edersiniz?

Çok çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Eğitim almayı hiçbir zaman bırakmasınlar. İstedikleri hiçbir şeyden de vazgeçmesinler. İstedikleri şey için sonuna kadar mücadele etsinler. Asla pes etmesinler, sabretsinler ve çok çalışsınlar. Zaten devamı gelir.

Sizin gibi olsunlar yani…

İnşallah…

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Türkiye Taekwondo Federasyonu Çıplak Fotoğraf...
Türkiye Taekwondo Federasyonu, milli sporcuların çıplak olarak 5 kişi grup olarak ilişki fotoğraflarının...

Haberi Oku